• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://www.facebook.com/Mil-E%C4%9Fitim-Sen-102172161181746/

Alparslan FAKILI1

 

Yozlaşan Sendikacılık Anlayışımız Ve İnananların Dünyevileşmesi Üzerine

 

Müslümanların dünyevileşmesi epeydir üzerinde odaklandığım ve yazmak istediğim konularda biridir. Geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyorken, muhabbet esnasında “son yaşadığımız süreçte Müslümanlar dünyevileşti!” dedi. Kurduğu cümlenin özeleştiri cümlesi olduğu, bir kaygı taşıdığı ve haklılık payının olduğu şüphesizdi. Cevaben dedim ki “Dünyevileşmek nedir? Ne yapsaydık dünyevileşmezdik ve nerede hata yaptık?”

Yazının mihverini oluşturan “dünyevileşmek” kavramı üzerine düşünmek gerek. Dünyevileşmek deyince birçok kişi kavramı “gereğinden fazla dünya işleriyle meşgul olmak” anlamında kullanır. Hâlbuki bu düşünce, dünya ile ahiret hayatının birbirinden ayrı olması gerektiği üzerine kurgulanmış, ruhbanlığı esas alan dualistik bir kafa yapısını ürünüdür ve doğru değildir. Her şeyden önce şunu belirtelim ki İslam’da ruhbanlık yoktur, yani dünya hayatından elini eteğini çekip sadece ibadetle vakit geçirmek bu dine sonradan karıştırılmış bir olgudur. Nitekim Allah Resulü de günlerce oruç tutan, namaz kılan ve kadınlarıyla birlikte olmayan bazı arkadaşlarını uyarmış ve bunun doğru olmadığını belirtmiştir. Yani inanan bir insanın helal çerçevede yaptığı her eylemi ahretlik bir eylemdir.

İnanan bir insanın dünyadaki bütün işleri ahiret hayatı esaslıdır. İnanan insan kalktığında, yattığında, işe giderken, ticaret ve alışverişinde, iş hayatında kısacası dünyadaki hayatının her vaktinde, Allah’ın kendisini gördüğünü ve yaptığı her işten hesaba çekeceğini bilerek yaşar. O zaman dünya nimetlerinden faydalanmak suç olmasa gerektir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken asıl nokta dünya nimetlerinden faydalanırken bir ölçünün olmasıdır.

O zaman şu soruyu kendimize sormamız gerekir, “iktidar olmadan önceki hayatımızla hal-i hazırdaki hayatımız arasında nasıl bir fark vardır ki inanan insanlar olarak kendimizi dünyevileşmiş olarak görmekteyiz? En azından duyarlı bir kısmımız böyle düşünmekte?” Son zamanlarda hepimizin de gördüğü gibi dünya nimetleriyle sınanan bizler, yaşam tarzımızı sınırsız bir şekilde değiştirdik. Ortalama bir araba ile idare edebilecekken lüks arabalara ve ciplere biner olduk. Her birimiz önce ev alma, daha sonra evi daha lüks semte taşıma, hatta rezidanslarda oturma, daha yüksek maaşlar alma, daha yüksek makamlara erişme gibi bir yarışa girdik. Ancak çok çeşitli nimetlerle imtihan olmaktayız.

Hiç unutmam, bir gün yurtdışında yaşayan bir arkadaşımla geçmişte bize Kuran okumayı öğretmiş daha sonra başka işlere yönelmiş bir dostumuzu ziyarete gitmiştik. Söz konusu arkadaşımız evi değiştirmiş, Ankara’nın lüks bir semtinde ofis tutmuştu. İyi de para kazanmaya başlamıştı. Laf lafı açarken bu arkadaşımız yaptığı işle ilgili bir devlet bankasından ihale aldığını, ihaleyi alabilmek için kurumdan birinin yardımcı olduğunu, yardımcı olan kişiye belli bir oranda para verdiğini söyledi. Yanımdaki arkadaşım ona dedi ki “bu yaptığın etik mi”? Bize Kuran çalışmalarımızda öncülük eden arkadaşımız, şüphesiz işinin ehli biri, belki piyasada o işi yapan en ehil kişilerden biri. Ancak arkadaşımın sorduğu soru karşısında atan rengini unutmam mümkün değil tabi. İşinin ehli de olsa yatığı da etik değildi.

Yıllar önce Müslümanların iktidara kavuştuklarında nasıl davranacaklarıyla ilgili ile ilgili bir dost ortamında söylediklerime hala duvarlar şahittir. Müslümanların da diğerlerinden farklı olmayacağı, Koç ve Sabancı gibi insanlardan farksız bir şekilde tabiri caizse “tespihli kapitalist” olacağını konuştuğumuzu dün gibi hatırlıyorum. Çünkü o zamanlar hedef yeşil sermaye oluşturmak ve gücü ele geçirmekti. Her ortamda Müslümanların gücüne vurgu yapılıyordu. Hâlbuki güç sahibi Allah’tır. İnanan insan gücün Allah’tan olduğunu bilir. (Abdestli ve tespihli kapitalist kavramı biz ait bir kavram olmasına rağmen sonraları ihsan eliaçık tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Kavram da mecrasından çıkmış günümüz siyasi ortamında, emperyalistlerin bölgemizde inananların hamisi olan güzel ülkemizi parçalama projesinde yer alanların eline geçmiştir, ne yazık ki.)

Peki biz, içine düştüğü insanı, ahiret hayatını unutturacak derecede içine çeken dünya hayatında ne yaparsak ve nasıl yaşarsak “dünyevileşmeden” uzak kalırız? İşte burada sorunun cevabı tek kelime ile “paylaşmak”. Kastettiğimiz paylaşma kardeş bildiğimiz insanların, halkımızın sosyal statüsünün belli bir düzeye gelene kadar onlardan kopmamak. Herkesle beraber aynı ortalama hayat standardında yaşamak. Aliya İzzet Begoviç Bosna’ya başbakan olduğunda eski mahallesini terk etmez. Kendisine daha lüks bir semte taşınmasını tavsiye edenlere “olur mu öyle şey, komşulara ayıp olmaz mı?” der ve teklifi reddeder. Öldüğünde de mezarının anıta çevrilmemesini özellikle talep eder.

Dünya nimetlerinden faydalanmanın nasıl olacağı ile ilgili en güzel ölçü, Allah’ın Resulü Muhammed as.’ın hayatı olsa gerektir. Her zaman sade yaşamış ve sadeliği hedeflemiş, kendini toplumdan soyutlayacak derecede lüks ve şatafatı şirk ve israf olarak değerlendirmiş, vefat ederken de geride Allah’a kulluktan başka bir miras bırakmamış bir peygamberin hayatı bize en güzel örneklik olsa gerektir. Bu anlamda inananların araba modellerini yükseltme, evi ve eşyayı yenileme yarışına girdiği, çoğaltmanın derdine düştüğü, daha fazla maaş, daha yüksek makam, daha lüks ev, daha yeni kıyafetler düşüncesiyle Tekâsür Suresinde denildiği gibi birbirleriyle çoğaltma yarışına girdiği bugünlerde dünyevileşmekten korunmak adına öncelikle “durmamız”, elimizdeki nimetlerin ortalama bir hayat tarzının neresinde olduğunu “düşünmemiz”, fazla olan nimetleri az olan dostlarımızla paylaşmamız en temel “ölçü” olsa gerek. Yani “paylaşmamız”. O halde ölçü,  ortalamanın altına inmeyi hedeflemek ve elinde fazla olan nimetleri yakınında bulunan ihtiyaç sahibi ile paylaşmak olsa gerektir. Bu anlamda bir insanın ortalama yaşam tarzında bir evi ve bir arabası ve geçimini sağlayacağı, ihtiyaçlarını gidereceği bir maaşından daha fazla neye ihtiyacı vardır? Diyelim ki bir araba yetmedi aldın iki araba. Anladık, bunun bir mantığı var ancak aldığı arabanın modelini yükseltip lüks bir araba alma derdine düşen kardeşlerimizin kendilerini sorgulamaları gerekmez mi?

Aslında bugün üzerinde durmak istediğim konu, yozlaşan sendikacılıktı. Ancak sendikacılığı sorgulamadan önce bu alt düşünceye, yani bir ölçüye sahip olmazsak bırakalım sendikacılığı sendikacılığımız, particiliğimiz, idareciliğimiz, … hayatımız bu anlamda tekâsür yani çoğaltma yarışıyla dünyevileşmeye doğru gider elbette. Hani Gandi diyor ya “sözlerinize dikkat ediniz, düşüncelerinize; düşüncelerinize dikkat ediniz duygularınıza; duygularınıza dikkat ediniz davranışlarınıza; davranışlarınıza dikkat ediniz karakterinize; karakterinize dikkat ediniz dünyanıza; dünyanıza dikkat ediniz ahiretinize dönüşür”. (Dünyanıza kısmından sonrası şahsıma ait bir eklemedir).

Sonuç olarak şahsen anladığım sendikacılık “insanların insanca yaşaması için gerekli ortalama hayat standardına erişmek için tüm çalışanlar ve emekçiler adına mücadelede öncülük etmektir”. Ancak maalesef görüntü odur ki sendikacı kardeşlerimiz çizgiyi fazlasıyla kaçırmışlar ve sendikacılığı “çalışanların haliyle hemhal olmak ve onlar adına mücadele etmek” olmaktan çıkarmışlardır. Tabi bunları söylerken maksadım onları karalamak, kınamak, yargılamak değildir. Allah onları ve bizi ıslah eylesin. O kardeşlerimizin de bulundukları durumdan bir an evvel dönmeleri için de dualarımı onlar için ediyorum.

03/06/2020

Alparslan FAKILI

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam10
Toplam Ziyaret7682
Köşe Yazıları

   Alparslan FAKILI


  Recep ALKUŞ


Ali CANSIZ 

Tel: 505 767 97 88


Mehmet BİRCAN